Layf Goğz On

Layf Goğz On

Büyük büyük büyükbabam Veli Paşa, bu gece durup dururken neden rüyama girdi ve minik ruhsal çalkantılarıma meze oldu; hiçbir fikrim yok ne yazık ki. İnsanın dönemsel olarak girdiği triplerden ‘asalet’e mi girecektim ya da girmeliydim? Hâlbuki daha ‘pejmürde’den yeni çıkmıştım ve ‘sakin’e geçeli de öyle çok fazla zaman olmamıştı. Sakindim şu sıralar. İyiydim de böyle; şikâyet etmiyordum. Fakat çok yüksek ihtimalle, ‘sakin’ olduğumu sandığım halde, gerçekte ‘durgun’ olmalıydım ve bilinçaltım, koskoca Osmanlı paşası b.b.b. babamı rüyama getirecek kadar kurtulmak istemişti bu halden.

Peki, ne yapacaktım da ‘asil’ olacaktım? Sakin, depresif, asabi vs. tamam lakin bir prens, bir dük kafasına nasıl geçecektim? Görev zorlu ve belirsizdi. Acaba asaletimin bir simgesi olarak, hiçbir şey yapmadan (umursamadan) bu görevin bana gelmesini mi beklemeliydim? Hem böylece ‘sakin’ halim de devam etmiş olurdu bir biçimde. Ben bunları düşünürken; b.b.b. babam, duvarda asılı portresinden, vakur yüzünü değiştirip, "Hayır," dercesine kafa sallamaya başladı. Ürktüm, tamam, beklemek yok, deyiverdim resme.

Yüksek sesle ve samimiyetsiz bir ses tonuyla "Dedem olsa ne yapardı?" diye sordum. Lakin amacımın ‘atamın, ceddimin yolundan giderim ben’ tribi yapıp resmin gözüne ‘oto fuar standı matikman’ girme ve ‘kandan’ soylu sayılma çabası olduğunu derhal anlamış olan b.b.b. babam, "seni lapacı" bakışıyla, bu girişimimi çabucak tersyüz etmişti. Ne yapacağımı gerçekten bilmiyordum.

Rüyayı tekrar hatırlamaya çalışmak, başlangıç adımım için iyi olabilir, diye düşündüm ve hemen gözlerimi sımsıkı kapadım. Gözlerimi ‘bir amaç uğruna ve bilinçli şekilde’ sımsıkı kapamayalı ne kaddar da çok zaman geçmişti. Beceremedim bir süre. Ben sımsıkı kapamaya çalıştıkça, göz kapaklarımın arasından mutlaka ışık huzmeleri sızıyor ve göz kapama işleminin seviyesi ‘sımsıkı’ya bir türlü varmıyordu. Kendimi zorladım; ‘zımzıkı’ kapattım gözümü ve kontrolü ele aldım. Seviyeyi bile ayarlayabilecek kudrete sahip olduğumdan emin olunca: ayarı ‘sımsıkı’ya getirip rüyaya odaklandım nihayet.

İşte, karanlıklar içinden belirmeye başlayan bu yüz, b.b.b. babamın yüzüydü. Rüyayı anımsayabiliyordum. İyice yaklaşayım, belki vücut dilinden bir şey yakalarım, diye düşünüp "zoom" yapmaya başladım. İyice yaklaştım. Lakin bir noktadan sonra, yaklaştığım yeri kontrol edemez oldum; "zoom" yapma işi, kendi kendine gerçekleşmeye başladı ve direkt olarak fese doğru yöneldi. Fesin püskülüne kadar da geldi ve orada durdu. Yaklaşık iki dakika boyunca fesin püskülünü izledim. Görüntünün artık değişmeyeceğine inandıktan sonra, işimin bittiğini anladım ve gözlerimi açtım.

Allah allahtı... Atkuyruğuna benzeyen bu cisimle ne anlatılmak istenmişti bana? Asalet simgesi olarak at mı atmalıydım? Bir kulübe yazılıp at binmeye mi başlamalıydım? Jokey veya seyis olacak ne fiziksel ne de mental altyapım vardı; üstelik artık bunları yapabilmek için çok geçti ve konu da ‘asalet’ti. Tüm şartlar hazır olsa bile, böyle işler yapamazdım ki zaten ben. Neticede insan, jokey ve seyis olup olmayacağı söz konusuysa, konunun neresinde durduğunu bilecek kadar kendisini tanıyan bir canlı olmalıdır.

At almakta karar kıldım. Eski bir arkadaşıma ulaştım; şartlar sağlandı ve kendimi hazırladığım sahneler, bu sürece dair hiçbir fikri olmayan her insanın ‘kısa bir süre’ olduğunda mutabık olacağı kısalıkta gerçekleşmeye başladı. Parayı basıp yarış atını alışım ve lanet olası bir ‘asil’ oluşum; törensiz bir biçimde tamamlandı. Asildim artık ben. Veli Efendi'de, padokta, KARATAŞ'a "Halis, ata iyi hükmet, bu yarışta güveniyorum sana, galoplardaki performansının üstüne çıkmanı bekliyorimi rimi ley" gibi konuşmalar yapan adam olmuştum. Tam görevi layıkıyla ifa ettiğimi düşünürken, o anda, biraz coşkun bir atı kontrol altında tutmaya çalışan bir at bakıcısının ayakkabısından paçama çamur sıçradı. Deliye döndüm. Adama öyle bir bakış attım ki, atlar ürktü desem yeridir.

Ancak, asalet donu götüme büyük geldiğinden olsa gerek, ne acıdır ki ağzımı tutamadım: "Lan dikkat etsene, adam gibi yürümeyi öğrenemedin mi hala at hırsızı kılıklı bücür!" diye çemkirmemle birlikte, çok kirli bir ‘seyisler dayağı’ yemem bir oldu. Yoğun at kokusu içinde bayılmışım. Atıma koyup atmışlar beni hipodromdan. Tam çıkışta, kavgayı takip eden ve benim ata para yatırmış vatandaşlardan da biraz dayak yedikten sonra, uyandığım yer hastane kapısı oldu. Güzel atım, beni hastane önüne kadar getirdikten sonra, bir unicorn'a dönüştü ve kanatlanıp uçtu (hemşire sonradan öyle olmadığını iddia etse de, bu böyle; gördüm yani ben bunu). Serumuma zerk ettikleri ilaca gömülüp uyumuşum.

Gözümü ilk açtığımda, karşımda, duvarda asılı "sus" işareti yapan hemşire fotoğrafı karşımda belirdi. Belirdiği an kadar bir sürede ise o fotoğraf b.b.b. babamın portresine dönüştü. "Seni dinledik bak başımıza neler geldi," der gibi baktım kendisine. Gülümseyip kayboldu. Üstelemedim. ‘Allah rahmet eylesin’di...

‘Asalet’i kaldıramamıştım. ‘Sakin’ olmalıydım. "Evde daha sakin olurum," diye düşünüp doktorları ikna ederek taburcu ettirdim kendimi ve evime döndüm.

Kategori : Kişilik & Karakter

Yorum Yazın