Bir Deli, İki Aşk

Bir Deli, İki Aşk

Merhabalar...
Okuyacak olacağınız yazı tamamıyla gerçek ve gerçek kişileri deşifre edip, özel hayata müdahale etmesinden çekindiğim için sadece isimler değiştirilmiştir. Yazılar bölümlere ayrılmış olup, ilk bölüme yapılan yorumlarla devamının geleceğini belirtmek isterim. 05.05.2012’de beğeninize sunulmuştur, esen kalın…

Bir Deli, İki Aşk

Bölüm 1

Üniversiteye giden herkesin kendince nedenleri vardır. İyi bir iş, iyi bir kariyer, kimisi askerlikten kaçmak için, kimisi ortam için. Hiç aklımda yoktu. Hoşlandığım kız beni sevmiyordu, fotoğrafçılık yapıyordum teknolojiyle birlikte eline makine alan herkes fotoğrafçı oluyordu ve yirmi bir senedir aynı kent boğuyordu artık beni. Bana tek zevk veren; güneş devrildiğinde kitap okumaktı. Yorgun eve geldiğimde bir bira açar, geçer odama saatlerce kitap okurdum. Gecenin sabaha bağlandığı dakikalarda sigaramla birlikte vücudumun dayanacak gücü de biterdi. Saat dokuzu göstermeden ben yine stüdyoda olurdum. Arada bir arkadaşlarla gidilen bar ziyareti, biraz da olsa nefes almama yardımcı oluyordu. Her ne kadar hoşlandığım kız olsa da; barda tanıştığım ve birlikte iyi bir sevişme beklentisi dışında hiçbir bağlayıcı yanı olmayan ilişkiler zevkin yanında biraz da heyecan katmıyor değildi, kendisinden sıkılmış hayatıma. O kadar bunalmıştım ki kendimden, yatakta bile üste geçme gayreti göstermiyordum. “Hesabı ödedim ve seni tatami minder nim” edasıyla bedenime onlarca dişi tenin ayrı ayrı hükmetmesini istemiş gibiydim. Kendimi köleleştiriyordum ve bundan haz alıyordum.

Küçük yaşlarda büyük yükler kaldırmaya alışıktım. Hiç kaçtığım olmamıştı. Hele ki aklıma bu şehirden köklüce kaçmayı hiç getirmemiştim. Ben kendimden kaçmak için girmiştim sınava. Kendimden kaçmak için gelmiştim Tokat’ın Zile’sine…

Evimden ve denizden ilk kez 1.088 km uzağa gidiyordum. İlk kez ayrılmasam da ilk kez bu kadar uzak ve bu kadar uzun süre ayrı kalacaktım. Elimde birayla, büyüdüğüm sokağın bir başından, yaşadığım şehrin en köhne sokaklarına kadar hiç laf yemeden dolaştığım, gecenin en karanlık saniyesinden, kızılın en tatlı tonunu yakaladığım sahil kenarında ezan sesiyle karşıladığım günler, artık anlatılınca yüzümü güldüren anılar olarak kalacağını, otobüsün son durağında anlamıştım. Küçük bir valiz, cam kenarından alışık olduğum yalnızlık, şişmiş gözlerimle, sene olarak iki; kimi dakikaların da aylarca uzunmuş gibi geleceği, güneşten kavrulmuş topraklara ayak basmıştım…

Portekizli kâşif Bartolomeu Dias için Fırtınalar Burnu’nu keşfetmek ne anlama geldiyse; benim için de Zile’yi keşfetmek o anlamla bütünleşmişti. Kralım yoktu Fırtınalar yerine Ümit Burnu adıyla değiştirecek. Kralım yoktu bana buranın ümitler şehri olduğunu açıklayacak ve kral yoktu, kılıcımı çekip krallığımı ilan edebileceğim yoldaşlarım kalmamıştı yanımda. Zamanla girişilen savaşlarda teker teker şehit düşmüşlerdi; gönlümün en anlamsız yerlerine…

Anca traktör geçiyordu yurdun önünden. Anca alışmaya başlıyordum yurdun koğuş sistemli odasına. Hiçbir zaman saatine dikkat etmediğim yemekler tadıyla beraber kilo vermişe benziyordu. Günler geçtikçe küçülen öğünler, yerini lapa pilavlara, sudan biraz koyu çorbalara, etsiz et yemeklerine dönüşmüştü. Bir hafta geçmeden iki kilo vermiş, aç olsam da bu duruma sevinir olmuştum. Sabah yedi- onbir arası kahvaltı, akşam beş buçuk- altı arası akşam yemeğiyle, kendimizi temiz diye kandırdığımız metal tabldotla randevu vakitlerimizdi.

Küçük bir valiz, cam kenarından alışık olduğum yalnızlık...

Hiç unutmam okulun başlama tarihi 20 eylüldü. Hiç unutmam çünkü 20 Eylül benim doğum günümdü. Kendimce sitem edip “ne doğum günü ama” sözlerini sarf etsem de, ilkokul heyecanıyla üniversite yolundaydım. Heyecandan mı, uyku sersemliğinden mi bilinmez D1’i D7 olarak gördüğümden bankacılık sınıfında, kendimi sınıfın en kenar koordinatlarında bulunan sıraya attım. Hoca tuhaf tuhaf dersler hakkında bilgi veriyordu. Bankacılık, sigortacılık, muhasebe, dönem sonu muhasebe… Lojistik öğrencisi olarak ne boktan dersler derken korkakça el kaldırdım. Gayet İzmirli birisinin konuşacağı düzgün bir Türkçeyle “Hoca affedersiniz ama bölüm derslerimizden ne zaman bahsedeceksiniz?” sorusuna “Arkadaşım bunlar bölüm dersiniz” demesiyle şok olan ben ve “Nasıl yani? Lojistikle ilgili ders yok mu bu dönem?” sorusuyla hala yanlış sınıfta olduğumu anlamayan yine ben, farkında olmadan bankacılık sınıfının kaynaşmasına olanak sağlamıştım. Güzelce kahkahalardan sonra güler yüzlü, orta yaşlı hoca “Arkadaşım güzel bir yanlış anlaşılma olmuş, burası bankacılık sınıfı.” lafları, ağzından ses yerine kocaman puntolarla beynime korsan bir kitap sayfası gibi yapışmış olacak ki; buğday tenine kıpkırmızı bir renk katılmıştı yüzümün. Kendi suratımı görmediğim halde ateş fışkırdığını hissettiğim yüzümü herkes aklına kazımış olacak ki, haftalar geçmesine rağmen bana bakıp sırıtan insanlar hiç tükenmeyecekmiş gibime gelmişti. O gün doğru sınıfı buldum, birkaç kişiyle arkadaş oldum, nihayet.

Lise son sınıfta, öss’ye son iki hafta kala sınıftan kimse okulda olmayacaktı. Rapor alanlar evlerinde, evlerinde olmayanlar dershanelerin etüt odalarında günlük beşyüzün üzerinde soru çözerken, ben nasıl fotoğraf çekilir, müşteriye nasıl davranılır, photoshop’un sırları, paspas çekmenin inceliklerini kapmaya çalışıyordum. Birkaç haftada bir insanın yüz ifadesinden fotoğrafı beğenip beğenmediğinden, pazarlık yapıp yapmayacağına kadar tüm mimik hareketlerinin ne anlama geldiğini öğrenmiştim. Nerden bilecektim ki esnaflıktan öğrendiğim kişilik analizlerinin üniversitede arkadaş seçiminde yardımcı olacağını.



Kategori : Aşk İlişkileri

Yorum Yazın