Akordeoncu Kız - Tesadüf

Akordeoncu Kız - Tesadüf

Tesadüf geliyorum demez...

Bugün onunla üçüncü karşılaşmamdı. İlk ikisine tesadüf deyip geçiştirmiştim fakat üçüncüsünden sonra yazmak istedim.

İlk karşılaşmam bundan yaklaşık iki ay önceydi. İşe geç kalmıştım ve metrobüse binmiştim. Elimde Bahadır Cüneyt Yalçın'ın Mütevazı Bir İntikam adlı romanı vardı; sanırım bitirmek üzereydim romanı. Ben metrobüsün orta kapısının hemen karşısındaki demirlere yaslanmış kitap okurken, arka taraftan harika bir akordeon sesi duymaya başladım. Önce birisinin telefonu çalıyor galiba; diye düşündüm. Fakat ses git gide yükseliyor, bana daha da yakından geliyordu. Gözlerimi kitaptan kaldırıp hemen karşıya, kapıya doğru baktım. Akordeonun büyüleyici sesi sağ kulağımı öyle okşuyordu ki, bacaklarımdaki tüm yorgunluğu alıp götürmüştü çoktan. Metrobüsteki o ağır hava git gide dağılıyor, sadece duymak istediğim bu ses dalga dalga üzerime geliyordu; ve ben o dalgalardan birisine karışıp kaybolmak istiyordum. Çırpınmadan, tamamen teslim olmak istiyordum. Bir ara ses kesildi, notalar kaydı. Başımı sağa çevirdim ve ne olduğunu görmek istedim. İnsanları ikiye yararak gelen çelimsiz bir kız, boynuna astığı akordeonun notalarını, hafif sendelediği için bozmuştu. Metrobüs şoförüne içimden lanet ettiğimi hatırlıyorum. Kız yanıma kadar geldi, tam karşımda çalmaya başladı. Fazla beklemeyeceğini biliyordum; elimi cebime attım, iki bozukluk geldi elime. Yavaşça akordeonun yanına iliştirdiği plastik bardağın içine koydum iki lirayı. Gülümsedi; mi range "teşekkür ederim" dedi. Gülümsedim; teşekkürünü kabul eder gibi başımı salladım. Beni iki adım geçmişti ki, inmem gereken durağın anonsunu duydum. İndim ve işe gittim.

İkinci karşılaşmam ise bundan yaklaşık bir ay önceydi. Yine işe geç kalmıştım. Bu defa metrobüsün arka kapısından zorlukla binebilmiş, fakat yaslanacak bir yer bulabilmiştim. Bahadır Cüneyt Yalçın'ın romanını bitirmiş, üstüne bir de Stephen Zweig okumuş, onu da bitirmiştim. Elimde ise 100 adet sudokudan oluşan bir tomar güzelce istiflenip zımbalanmış ve çözülmeye hazır hale getirilmişti; yarım bıraktığım su dokudan çözmeye başlamıştım. 9 rakamını sağ alttaki kutucuğun içine yerleştirirken hemen solumda, saat 7 yönünden ilk notayı duydum. Akordeoncu kız olmalıydı bu. Sudokudan gözlerimi kaldırdım ve soluma döndüm. Kız hemen yanımdaydı. Gözlerime nasıl baktığını kesinlikle tarif edemeyeceğim; tarif edilemeyecek kadar sıradandı. Fakat gözgöze gelince bir refleksle sol elim sol cebime girdi. Bir tane bozukluk çıkarıp, yine akordeona tutuşturduğu plastik bardağın içine bıraktım. Gülümsedi; "teşekkür ederim" dedi. Gülümsedim; teşekkürünü kabul eder gibi başımı salladım. Beni iki adım geçmişti ki, edemedim arkasından baktım. Üzerinde kahverengi tonlarında çizgili bir gömlek, gömleğin üzerinde ise el örgüsü yeşil tonlarının hakim olduğu bir hırka vardı. Kaval kemiğinin tam ortasına denk gelecek uzunluktaki eteğinin rengini ise hatırlamıyorum, sadece koyu bir tonda olduğundan eminim. Yün çoraplarını saran ayakkabıları ise siyah ve yıpranmıştı. Gelişigüzel taranmış, arkadan hafifçe toplanmış saçları gayet bakımsızdı. Fazla izleyemedim, inmem gereken durak geldi ve inip işe gittim.

Üçüncü karşılaşmam ise bundan yaklaşık birkaç saat önceydi. Yine işe geç kalmıtım. Elimde Sabahattin Ali'nin Değirmen adlı öykü kitabı vardı; dün başlamıştım okumaya. Yine metrobüsün orta kapısının hemen karşısındaki demirlere yaslanmış kitap okurken, arka taraftan hiç beklemediğim bir anda akordeon sesi duydum. Gözlerimi kitaptan kaldırıp karşımdaki orta kapıya bakmam an bile sürmedi. Sağ kulağımı okşayan bu sesi hatırlıyordum. Yaklaştıkça kalbim daha hızlı atıyordu. Sol cebimi yokladım, ohh şükür... Bozukluk vardı yanımda. Akordeon sesi yaklaştıkça benim ellerim terlemeye başladı. Anlam veremediğim bir histi bu. Müziğin etkisine öyle kapılmıştım ki, etraf tamamen saydam, tamamen sessiz, her türlü fiziki etkenden arındırılmış gibiydi. Tüm etkisizliğe tek tepki ise, insanları yararak, metrobüsün camlarında titreşim bırakarak inceden kulağımı okşayan akordeon sesiydi. Fakat akordeoncu kız bana yaklaşamadan, inmem gereken durağa gelmiştim. Orta kapıya doğru iki adım attım, nereden tutunduğumu bilmiyorum. Belki de tutunmadım, çünkü sol elim cebimde bozukluklarla boğuşurken, sağ elimde kitap vardı. Belki de şoför frene ayağını koyduğunda yere düşmüş de tekrar kalkmışımdır, hatırlamıyorum. Hatırladığım şey, inmem gereken durakta açılan kapıdan çıkmayıp, nedensizce ayaklarımın yere mıhlanmasıydı. Kız geldi, aramızda 5 insanın rahatlıkla sığabileceği bir mesafe olmasına rağmen beni görünce gözlerini kaçırdı. İneceğimi farketmiş olacak ki, hemen sağımdaki iki kişinin karşısına geçmedi bile. Bana doğru yürüdü. Gövdemi kapıdan koparıp, kıza çevirdim. Tam karşıma geçti ve çalmaya başladı akordeonu. Son durakta ineceğim sanırım, diye düşünürken, şoförün freni ile irkildim. İnmem gereken durağa gelmiştim. Hayret ki kız sadece hiç sendelememiş, hala akordeon çalmaya devam ediyordu. Toparlandım, başımı hafifçe yerden yukarı kaldırdım. Bakışlarımı kızın gözlerine çekerken, sol elimle bir bozukluğu kavrıyordum. Akordeoncu kızın ne giydiğini hatırlamıyorum, nasıl koktuğunu hatırlamıyorum, hayret ki nasıl çaldığını dahi hatırlamıyorum. Gözleri çok güzeldi; bakışları çok masumdu. İşe geç kaldığımı hatırlayınca, kafamdaki bu düşünceleri savuşturur gibi sağ elimdeki kitabı salladım. Bozukluğu plastik bardağa bıraktım. Bu kez bana aşina bakışlarla, sabah simiti kadar sıcak bir gülümsemeyle "teşekkür ederim" dedi. Gülümsedim; teşekkürünü kabul eder gibi başımı salladım. Metrobüsün kapıları açılır açılmaz dışarı fırladım ve ciğerlerime hapsettiğim tüm nefesi boşaltıp, tazesini ciğerlerime çektim. Hızla merdivenlere yürüdüm. Aramızda sanki bir lastik ip vardı; ve ben yürüdükçe ip daha da kuvvetleniyor, beni daha da geriye çekiyordu. Aldırmadım, tüm kuvvetimle yürüdüm.

İşe gelip masama oturduğumda hatırladım. Ancak o zaman hatırladım; metrobüsten, benim hemen arkamdan, onun da indiğini.



Kategori : Kültür & Sanat

Yorum Yazın