Sensizlikle Bir Gün

Sensizlikle Bir Gün

Yeni bir güne merhaba dedim doğan güneşle. Çektim eşofmanlarımı, yaptım yine sabah sporumu. Balkonda sakin bir kahvalltı. Sonra karşıya geçtim. Kalabalık Eminönü Meydanı, balık-ekmek için biraz ara, arkasından Mahmutpaşa Çarşısı, daha sonra Sultanahmet… Eee Pierre Loti’siz olmaz tabii. Bir bardak çay fena gitmedi. Oturdum biraz. Düşündüm, okudum, yazdım peşisıra. İndim bebek sahiline. Bir bank seçtim kendime, oturdum öylece. Boğaz Köprüsü’nün etrafında kendine yer edinmiş bulutlar ufak ufak kıpraşıyordu yine. Mahalledeki köpeklerin bana eşlik ettiğini duydum sonra. O nefis manzarayı izledim uzun uzun. Girdim Bebek Koru Kahvesi’ne, bir kahve söyledim. Tadı hiç fena değildi. Değildi ama ben yalnız adamım. Çayın yerini tutmadı haliyle bölgesel zayıflama çerkezköy . Çayla telafi ettim bende… Beşiktaş iskeleye doğru çıktım yola. Deniz kokusu, rüzgar uğultusu olmadan olmaz. Bindim Kadıköy vapuruna, çıktım üst kata. Güneş batmak üzere tabii. Üşümekten haz alıyorum çokça…

Rıhtımda birkaç dakikalık mola, sonra doğruca Caddebostan Sahili. Burayı da hatırladım öncelerden. Bir bisiklet turu, biraz yürüyüş… Geldiğim yere geri döndüm, rıhtıma. Çıktım yukarı doğru. Güneş battı artık. Kız Kulesi karşımda. Hani o yalnız olup da, İstanbul’u kendine aşık eden Kız Kulesi… Hatırlar mısın; gökyüzünde ararken, Kız Kulesi’nde bulmuştum seni… Kız Kulesi’ni karşıma alıp öylece oturmak olmaz. Yalnızların milli içeceğinden söyledim bir küçük daha. Her zamanki gibi tek şeker, küçük bir yudum. Derin bir nefes, kısık gözlerle önce etrafa sonra kuleye derin bir göz gezdiriş. O da beni süzüyor gibiydi. Yine mi sen, derdin ne benim kadar büyük, der gibiydi. Haklıydı. Kimseye aşık olamıyordu o, onca aşık içinden. Yine de; “Senden daha çok sevdiğim var. Ama gidemiyorum…” diyemedim. Bir çay daha söyledim. İki şeker attım bu defa. Karıştırdım, çektim buharını içime. Sonra karşıma koydum. Kalktım yürüdüm ağır ağır. Geriye baktım, çaydan bir yudum eksilmiş gibiydi. Kız Kulesi göz kırpmış, hüzünle gülümsüyordu. Akşamın ayazı iyiden iyiye hissettiriyordu kendini. Kapattım gözlerimi, Çengelköy’de buldum kendimi açtığımda. Oturdum Çınaraltı’na. Bir bardak çay yine. Üşümüşüm çok iyi geldi. Sonra bir tane daha. Attım yine tek şekerimi. Dalmışım Boğaz’ın ışıklarına. Çay buz gibi. İşaret ettim yenilediler. Soğutmadım bu defa. O kalabalıkta iyiden iyiye hissettim yalnızlığı.

Kalktım. Yürüdüm biraz. Gece yarısı yaklaşıyordu. Eve yürüdüm. Kapının önünde durdum. Kaldırdım kafamı, baktım yukarı. Elim zile gitti. Durdurdum. Anahtarı çıkardım, açtım kapıyı. Asansörü çağırdım, sonra ağır ağır çıktım merdivenlerden. En üst kata kadar çıktım. Yine anahtarla açtım kapıyı. İçeri girdim, kapattım. Sağ bileğimi sol şakağıma dayadım, ceketimin koluyla gözlerimi sıvazladım. Baktım. İki damlanın izi vardı. Çıktım balkona. Ne Çınaraltı vardı, ne Kız Kulesi… O an anladım evimi İstanbul gibi yapan bir çift gözün eksikliğini. Yanımdan bir kişi gitti, bir İstanbul eksildi. Şimdi çatı katında inziva vakti…



Kategori : Aşk İlişkileri

Yorum Yazın